CkFeNa Forum


 
AnasayfaAnasayfa  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  


Konu Başlığı ;
Mübarek soyu
Konun Puanı
Nerdesin !CkFeNa Forum :: Din ve İslam :: Peygamberimiz Hz.Muhammed(s.a.v)
Paylaş|

Mübarek soyu

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek
YazarMesaj
CkFeNaForumAdmin
CkFeNaForumAdmin
avatar
Erkek
Mesaj Sayısı : 101
Toplam Puan : 935
Başarı Puanı : 1
Kayıt tarihi : 29/06/10
Yaş : 24

MesajKonu: Mübarek soyu Çarş. Haz. 30, 2010 4:12 am

Muhammed aleyhisselâmın nûru, Âdem aleyhisselâmdan itibâren temiz
babalardan ve temiz analardan geçerek gelmiştir. Kur’ân-ı kerîmde Şu’ârâ
sûresi 219. âyetinde meâlen; “Sen, yâni senin nûrun, hep secde
edenlerden dolaştırılıp, sana ulaşmıştır.”
buyrulmaktadır. Nitekim
Peygamber efendimiz hadîs-i şerîfte; “Allahü teâlâ insanları yarattı.
Beni insanların en iyi kısmından vücûda getirdi. Sonra, bu
kısımlarından en iyisini
(Arabistan’da) seçti. Beni bunlardan
vücûda getirdi. Sonra evlerden, âilelerden en iyisini seçip, beni
bunlardan meydana getirdi. O hâlde, benim rûhum ve cesedim mahlûkların
en iyisidir. Benim silsilem, ecdâdım en iyi insanlardır.”
buyurmuşlardır.

Yaratılan
ilk insan olan Âdem aleyhisselâm, Muhammed aleyhisselâmın zerresini
taşıdığı için alnında O’nun nûru parlıyordu. Bu zerre hazret-i Havvâ’ya,
ondan Şît aleyhisselâma ve böylece, temiz erkeklerden temiz kadınlara
ve temiz kadınlardan temiz erkeklere geçti. Muhammed aleyhisselâmın nûru
da, zerre ile birlikte alınlardan alınlara geçti. Melekler ne zaman
Âdem aleyhisselâmın yüzüne baksalar, alnında Muhammed aleyhisselâmın
nûrunu görürler ve ona salevât okurlardı. Yâni; “Allahümme salli alâ
seyyidinâ Muhammed.”
derlerdi. Âdem aleyhisselâm vefât edeceği zaman
oğlu Şît aleyhisselâma dedi ki: “Yavrum! Bu alnında parlayan nûr, son
peygamber Muhammed aleyhisselâmın nûrudur. Bu nûru, mü’min, temiz ve
afif hanımlara teslim et ve oğluna da böyle vasiyet et! Muhammed
aleyhisselâma gelinceye kadar, bütün babalar, oğullarına böyle vasiyet
etti. Hepsi bu vasiyeti yerine getirip, en asîl, en kibâr kız ile
evlendi. Nûr, temiz alınlardan, temiz kadınlardan geçerek sâhibine
ulaştı. Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem dedelerinden birinin
iki oğlu olsa, yahut bir kabîle iki kola ayrılsa Muhammed aleyhisselâmın
soyu, en şerefli ve hayırlı olan tarafta bulunurdu. Her asırda onun
dedesi olan zât, yüzündeki nûrdan belli olurdu. O’nun nûrunu taşıyan
seçilmiş bir soy vardı ki, her asırda bu soydan olan zâtın yüzü pek
güzel ve nûrlu olurdu. Bu nûr ile kardeşleri arasında belli olur, içinde
bulunduğu kabîle başka kabîlelerden daha üstün, daha şerefli olurdu.
Âdem aleyhisselâmdan beri evlâttan evlâda geçerek gelen bu nûr İbrâhim’e
ondan da oğlu İsmâil’e aleyhimüsselâm geçmiştir. Onun da alnında sabâh
yıldızı gibi parlayan nûr, evlâdlarından Adnan’a, ondan Me’ad ondan
Nizâr’a intikal etmiştir. Nizâr doğunca babası Me’ad, oğlunun alnındaki
nûru görüp sevinmiş, büyük ziyâfet vermiştir. “Böyle oğul için, bu kadar
ziyâfet az bir şey.” dediği için de oğlunun adı Nizâr (az bir şey)
kalmıştır. Bundan sonra da nûr sıra ile intikal ederek asıl sâhibi olan
sevgili Peygamberimize ulaşmıştır.

Sevgili Peygamberimiz; “Ben,
Abdullah, Abdülmuttalib, Hâşim, Abdü Menaf, Kuseyy, Kilâb, Mürre, Ka’b,
Lüveyy, Gâlib, Fihr, Mâlik, Nadr, Kinâne, Huzeyme, Mudrike, İlyâs,
Mudar, Nizâr, Me’ad, Adnân oğlu Muhammed’im. Mensup olduğum topluluk, ne
zaman ikiye ayrılmış ise, Allah beni muhakkak onların en hayırlı olan
tarafında bulundurmuştur. Ben, câhiliyyet ahlâksızlıklarından hiçbir şey
bulaşmaksızın, ana ve babamdan meydana geldim. Ben, Âdem’den babama ve
anneme gelinceye kadar, hep nikâhlı anne babadan geldim. Ben ana ve baba
îtibâriyle en hayırlınızım.”
Başka bir hadîs-i şerîfte de; “Allahü
teâlâ, İbrâhim oğullarından İsmâil’i seçti. İsmâil oğullarından Kinâne
oğullarını seçti. Kinâne oğullarından Kureyş’i seçti. Kureyş’ten Hâşim
oğullarını seçti. Hâşim oğullarından Abdülmuttalib oğullarını eçti.
Abdülmuttalib oğullarından da beni seçti.”
buyurdu.

Peygamberimiz
Kureyş kabîlesinin Hâşim oğulları kolundandır. Babası Abdullah’dır.
Abdullah’ın babası Abdülmuttalib, annesi de Fâtımâ binti Amr’dır. Dedesi
Abdülmuttalib, Mekke’nin hâkimi ve Arapların şeref îtibâriyle en üstün
kabilesi olan Kureyş kabîlesine mensuptu. Abdülmuttalib’in alnında
Muhammed aleyhisselâmın nûru parladığından Kureyş kavmi onunla
bereketlenirdi. Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib, oğulları arasında
en çok Abdullah’ı severdi. Çünkü onun alnında Muhammed aleyhisselâmın
nûru parlıyordu. Abdullah’ın güzelliği Mısır’a kadar şöhret bulmuştu.
Alnındaki nûr yüzünden iki yüze yakın kız, onunla evlenmek arzusu ile
Mekke’ye gelmişti. Abdülmuttalib ise, O’nu her yönüyle O’na denk olan
bir kız ile evlendirmek istiyordu. Bunun için Benî Zühre kabîlesinin
büyüğü Vehb bin Abd-i Menâf’ın kızı Âmine’yi oğlu Abdullah’a istedi.
Vehb’in kızı Âmine; güzellik, ahlâk ve neseb îtibâriyle Kureyş
kızlarının en üstünü idi. Ayrıca soy bakımından Abdullah ile birkaç
batın yukarıda birleşmekte idi. Abdülmuttalib, Vehb’in kızını oğlu
Abdullah’a isteyince Vehb şöyle dedi: “Ey amcam oğlu, biz bu teklifi
sizden önce aldık. Âmine’nin annesi bir rüyâ gördü. Anlattığına göre
evimize bir nûr girmiş, aydınlığı yeri ve gökleri tutmuş. Ben de bu gece
rüyâmda dedemiz İbrahim’i gördüm. Bana; “Abdülmuttalib’in oğlu
Abdullah’la kızın Âmine’nin nikâhlarını ben kıydım. Onu sen de kabûl
et.” dedi. Bugün sabahtan beri bu rüyânın tesiri altındayım. Acaba ne
zaman gelecekler, diye merak ediyordum.” Bu sözleri duyan Abdülmuttalib
sevincinden“Allahü Ekber! Allahü Ekber!” diyerek tekbir getirdi. Nihâyet
oğlu Abdullah’ı Vehb’in kızı Âmine ile evlendirdi. Bu konuda başka
rivâyetler de vardır.

Abdullah, Âmine ile evlenince alnında
parlayan nûr, hanımına intikal etti. Abdullah’ın evlendiği geceye
Türkiye’de ve birçok İslâm memleketlerinde bir asırdan beri Regâib
kandili ismi verilmekte ise de bu yanlıştır. Regâib gecesi, Receb ayının
ilk cumâ gecesidir. Muhammed aleyhisselâmın nûru ise hazret-i Âmine’ye
Cemâzilahir ayında intikal etmiştir. Câhiliyye devrinde Arapların harbi
haram saydıkları aylarda harp etmek istedikleri zaman ayların ismini ve
sırasını değiştirmeleri yâni Cemâzilahir ayına o sene Recep demeleri
sebebiyle halk içinde bu yanlışlık yayılmıştır. Gerçekte bunun dînen ve
ilmen bir kıymeti yoktur. O halde Nübüvvet yâni peygamberlik nûrunun
Âmine vâlidemize intikali, şimdiki Cemâzilahir ayındadır, Regâib
gecesinde değildir. Âmine’nin Muhammed aleyhisselâma hâmile olduğu
sırada Kureyş kabilesinde büyük bir darlık, kıtlık ve pahalılık olmuştu.
Kureyş çok sıkıntı içinde idi. Muhammed aleyhisselâmın ana rahmine
düşmesiyle birlikte, O’nun hürmetine Allahü teâlâ Kureyş kabîlesinin bağ
ve bahçelerine, mahsûllerine öyle bereket verdi ki, hepsi zengin
oldular. Araplar o seneye “Senet-ül feth ve’l ibtihac” yâni sevinç ve
bolluk yılı dediler. Âmine Hâtun Sevgili Peygamberimize hâmile iken
kocası Abdullah ticâret için Şam’a gitmişti. Dönüşünde hastalanıp
Medîne’ye geldiği sırada dayılarının yanında vefât etti. Bu haber
Mekke’de duyulunca çok büyük bir üzüntüye sebep oldu. Eshâb-ı kirâmdan
Abdullah ibni Abbas radıyallahü anh şöyle bildirmiştir: “Peygamberimizin
babası Abdullah, oğlu doğmadan önce vefât edince melekler; “Ey
Rabbimiz, Resûlün yetim kaldı.” dediler. Allahü teâlâ da; “O’nun
koruyucusu ve yardımcısı benim.” buyurdu.”

Âmine Hâtun şöyle
anlatmıştır: “Ben altı aylık hâmile iken, bir gece rüyâmda karşıma bir
zât çıkıp dedi ki: “Ey Âmine, bilmiş ol ki, sen âlemlerin en hayırlısı
olan kimseye hâmile oldun. Doğurunca ismini Muhammed koy ve
hâlini hiç kimseye açmayıp, gizli tut!” Başka bir rivâyette de; “İsmini
Ahmed koy.” şeklinde bildirilmiştir.

Muhammed aleyhisselâmın
doğmasına iki ay kadar zaman varken Fil vak’ası meydana geldi.
İnsanların her taraftan akın akın gelip Kâbe’yi ziyâret etmesine engel
olmak isteyen Yemen vâlisi Ebrehe, Bizans İmparatorunun da
yardımıylaSan’a’da büyük bir kilise yaptırdı ve insanların burayı
ziyâret etmelerini istedi. Araplar ise eskiden beri Kâbe’yi ziyâret
etmekte olup, Ebrehe’nin yaptırdığı kiliseye hiç îtibar etmediler. Hattâ
hakâret gözüyle baktılar. İçlerinden biri kiliseyi kirletti. Bu
hâdiseye kızan Ebrehe, Kâbe’yi yıkmaya karar verdi ve bu maksatla bir
ordu hazırlayıp Mekke üzerine yürüdü. Ebrehe’nin ordusunda önde
yürütülen, zaferin kazanılmasında en büyük payı alacağı tahmin edilen
Mahmud adında bir fil vardı. Ebrehe Kâbe’ye saldırmaya başlayınca bu fil
yere çöktü ve Kâbe yönünde yürümedi. Yönü Yemen’e çevrilince koşarak
geri dönüyordu. Böylece Mekke’ye yaklaşıp hücum etmek istediği halde
hücum edemeyen Ebrehe ve ordusu üzerine Allahü teâlâ ebâbil (dağ
kırlangıcı) denilen kuşlardan bir sürü gönderdi. Ebâbil kuşlarının
herbiri, biri ağzında ikisi de ayaklarında olmak üzere, nohut veya
mercimek büyüklüğünde üçer taş taşıyorlardı. Bu taşları Ebrehe’nin
ordusu üzerine bıraktılar. Taş isâbet eden her asker, ânında yere düşüp
öldü. Ebrehe kaçmak istedi. Taşlardan ona da isâbet edip, kaçtıkça
etleri parça parça dökülerek öldü. Bu husus Kur’ân-ı kerîm’de Fil
sûresinde bildirilmektedir. Böylece Kureyş kabîlesi doğmak üzere olan
Muhammed aleyhisselâmın hürmetine büyük bir düşmanın şerrinden kurtuldu.
Muhammed aleyhisselâmın geleceği Âdem aleyhisselâmdan îtibâren her
peygambere ve ümmetlerine müjdelene gelmiş, doğması yaklaşınca da birçok
haber ve müjdeler verilip alâmetler ortaya çıkmış, çeşitli hadiseler
meydana gelmiştir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör

Mübarek soyu

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
CkFeNa Forum :: Din ve İslam :: Peygamberimiz Hz.Muhammed(s.a.v)-